YÖNETİM KURULU BAŞKANI EMİN KORAMAZ’IN BİRGÜN GAZETESİ SÖYLEŞİSİ

Bu hafta sonu 10-11 Nisan tarihlerinde 43. Genel Kurulu toplanacak olan TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO) Yönetim Kurulu Başkanı Emin KORAMAZ ile bir kriz, ekonomi, sanayi ve mühendislikte duruma ilişkin bir söyleşi yaptık. MMO Başkanına yönelttiğimiz sorular ve yanıtları sorularımıza şu yanıtları verdi.

Soru: En güncel olandan, küresel ekonomik krizden bahsederek başlayalım. Türkiye bu krize herhalde birden girmedi. Bu krizin alt yapısı nasıl oluştu?

Emin Koramaz: Aslında kriz veya bunalım öğeleri yapısaldır. Bunalım faktörleri, dünyada ve Türkiye’de, 2008 öncesinde, kapitalizme yapısal bir form içinde birikmeye başlamıştır. Bu bunalım azalan kâr oranları, aşırı tüketimi koşullayan üretim fazlaları gibi yapısal sorun ve ekonomik döngüler ile şımarık bir şekilde uygulanan tam serbestleşme, finansallaşma politikalarının açık bir sonucudur.

1970’lerden beri kapitalizm, sermayesinden çok krediye dayanmıştır. Eskiden sermayeye dayanan düzen, daha çok krediye, salt finansal mekanizmalar ve hareketlere dayandı. Kısaca kapitalizmin son 30–35 yıllık döneminin uygulamaları, bütün özellikleri, sektörel ve finansal yapı özellikleriyle yalnızca yeni liberal dönemin değil, 200–300 yıllık bir modelin sona erişini göstermiştir. Bu onun bunalımı.

Emperyalizm, 1980’ler ve özellikle sosyalist ülkelerin çözülüşünden sonra egemenliğini tüm yeryüzüne yayarak dünyayı neo liberal temellerde yeniden biçimlendirmeye çalıştı. Her ne kadar 2008 Ekim’inde patlayan büyük kriz kapitalizm ve onun yeni liberal politikalarının sorgulanmasına yol açmış olsa da Türkiye’nin özellikle son 30 yılının bu açıdan titizlikle sorgulanması gerekmektedir.

Tüm dünyada serbestleştirmeyle birlikte finansal sermayenin kısa dönemli spekülatif nitelikli kararları ve çıkarlarının sanayi politikalarını belirlediği ve onun önüne geçtiği bir dönem, bir tür “lale devri” yaşanmıştır. Türkiye’de 1980 sonrası bütün iktidarlar ve 2002’den itibaren de AKP iktidarı üretim, yatırım, planlama ve sanayileşmeyi dışlayan, finansallaşma politikalarının esiri olmuştur. Ülkeye sürekli sıcak para girişi ve aşırı dış borçlanmaya dayalı politikalarla üretim, yatırım zinciri boşlanmıştır. Yüksek cari açık, yüksek dış borç ve süreklileşmiş işsizliğe dayalı, aşırı kırılgan, sürekli kriz üreten bir yapı böylece oluşmuştur.

Türkiye ekonomisi krizlerle maluldür. 1980, 1988, 1994, 1999, 2001 birer krizdi. 2008’de başlayanı ise hem birikmiş hem de kapitalizmi daha çok sorgulatan, toplumu bu kez daha kapsamlı olarak etkilemiştir.

Küreselleşme sürecine uyum”, “yapısal uyum”, “Avrupa Birliği’ne uyum” programları ile özellikle bizim gibi geri bıraktırılmış ve gelişmekte olan ülkelerde devletlerin işlevleri ve ulusal ekonomileri “dünya ekonomisi” denilen uluslararası sermaye çıkarlarının gereklerine uyarlanma yönünde bir hayli değiştirilmiş durumdadır. Liberalizasyon da denilen serbestleştirme ekonomide başat olgu oldu. Sonuçta bir tür, yeni bir toplumsal formasyonun ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu “yeni” sözcüğünü çok abartmayalım ama “eski-yeni” geçişkenliğinde kısaca yeni bir devlet, yeni bir ekonomi, yeni bir “sosyal güvenlik” sistemi ve piyasa koşullanmaları altındaki yeni bir sosyal yaşam örgüsünden bahsetmek mümkündür.

24 Ocak kararları ve 12 Eylül faşizmi ile başlayan bu süreçte çıkarılan bütün temel yasal, anayasal değişiklikler hep bu yönde olmuştur. 1980 sonrasında Türkiye, yeni liberal bir değişim ve dönüşüm süreci yaşamıştır.

Temel çerçevesi emperyalist merkezlerde ve IMF, Dünya Bankası, OECD, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği kanalıyla çizilen bu programlar uyarınca ücretlerin azaltılması, esnek üretim, emek piyasalarının kuralsızlaştırılması ve güvencesiz istihdam modelinin yaygınlaştırılması söz konusudur.

Soru: Sizce, krizin Türkiye’deki etki gücünün sanayileşme tarzıyla olan ilgisi nedir?

Emin Koramaz: Şöyle: Sanayimiz on yıllardır iktidarlara, dünya ve ülke konjonktürüne, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Birliği, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü tarafından belirlenen politikalara bağlı olarak fason üretime yönlendirilmiştir. Sanayi üretiminin büyük oranda KOBİ ölçeğine indirilmesi, üretim ve düşük teknolojili ihracatın yapısal olarak, % 71,5 oranında ithal girdilere bağımlı kılınmış olması söz konusudur. Gümrük vergileri, kotalar ve ithalattaki tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması, kamu sanayi işletmelerinin ve hizmetlerinin özelleştirilmesi ve finans hareketlerinin serbest bırakılması yoluyla doğrudan yabancı sermayeye yatırım yani “gel, al, sömür, götür” olanakları sağlanmıştır.

Burada sanayileşme stratejisi unsurları bulunmadığını özellikle belirtmek isterim. Nitekim sanayi sektörü, bugün hizmet ve tarımdan sonra gelmekte ve yıllardır sanayi istihdamı % 20yi ancak bulmaktadır.

Sanayinin ikinci plana itilerek hizmet ve finans sektörlerinin desteklenmesi sonucu imalat sanayi yatırımlarının toplam yatırımlar içindeki payında ciddi düşüşler söz konusudur. Bu oran 1970’te yüzde 40, 1980’de yüzde 28,5 düzeyindeyken günümüzde yüzde 14lere kadar gerilemiştir.

1980’den günümüze sanayide yatırım yoğunluğunda ise yüzde 32’den 10lara inen bir düşüş söz konusudur. Böylesi bir “sanayi politikası” doğal ki bunalım, işsizlik ve yoksulluk üretecektir. Kriz denilen ekonomik sosyal bunalımın gerçek tezahür mecrası buradadır.

Soru: Şüphesiz bu bunalımın istihdama da yansımaları yoğun şekilde oldu. Son açıklanan işsizlik rakamları için ne dersiniz?

Emin Koramaz: Devletin sosyal alandan çekilmesi; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanlarının piyasaya açılması, daha önce bahsettiğim yapısal uyum programlarının ruhunu oluşturuyor. Kısaca devlet sosyal işlevini yitirirken emeği disipline edici, kısıtlayıcı işlevleri artırılmış; esnek üretim ve güvencesiz çalışma biçimleri 2003’te çıkarılan 4857 sayılı yeni İş Yasası, 4/C v.b. diğer uygulamalarla yaygınlaşmıştır.

Mevcut sanayi ve “büyüme” politikaları istihdamı net bir şekilde dışlamış, ucuz işgücü sömürüsüne dayanmıştır. Bugün istihdamda sanayi sektörü, hizmet ve tarımdan sonra gelmektedir. Son 40 yılda istihdam tarım ağırlıklı yapıdan hizmet ağırlıklı yapıya dönüşmüştür.

1988’den 2009’a işsizlik oranı resmi rakamla yüzde 8’den yüzde 14’e; gerçek işsizlik ise iş arama umudunu kaybettiği için iş aramayanlarla birlikte yüzde 24’e yükselmiştir. Yalnızca son krizde işten çıkarılanlar toplam sanayi istihdamının yüzde 20’sine ulaşmıştır. Herhangi bir sosyal güvencesi olmaksızın çalışan kayıt dışı işgücü oranı yüzde 43,8 oranındadır. Türkiye’nin bugün yüz yüze olduğu gerçeklerin, istihdam özürlü büyüme, yanlış sanayi ve tarım politikaları ile büyük bağı vardır.

Sömürüden işsizlik, yoksulluk, güvencesiz çalışma biçimlerine dek TEKEL işçilerinin dikkat çeken mücadelesi bu nedenle çok önemlidir. Yıllardır bizlerin, TMMOB’nin, mesleki demokratik kitle örgütleri ve toplumcu iktisatçıların dile getirdiği gerçekler, artık tek tek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır.

Soru: Mevcut durumun mühendislik açısından da değinilmesi gereken yanları olsa gerek. Çok sayıda mühendis de işsiz kaldı. Aynı zamanda AKP’nin yaptığı bir düzenlemeyle yabancı mimar, mühendis ve şehir plancılarının akademik yeterliliklerini kanıtlamalarına gerek kalmadan Türkiye’de çalışmasına fırsat veren bir düzenleme de yapıldı. Bunların tümünü yan yana değerlendirdiğimizde, mühendislik alanı açısından nasıl bir tablo, nasıl bir çalışma yaşamı görünüyor?

Emin Koramaz: Mühendislik açısından durum hiç iç açıcı değil. Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarının altına imza atan Türkiye, mühendislik hizmetlerini de yabancı sermayeye açmıştır. Bahsettiğiniz yabancı mühendislerin akademik yeterliliklerini bugüne kadarki uygulamanın aksine kanıtlamaksızın Türkiye’de hizmet vermelerine olanak tanıyan değişikliği iktidar gizlice yapmıştır. Dikkat edin, çok ilgisiz bir yasada, “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”a eklenen bir madde ile Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanunun 12. maddesi kamuoyunun dikkatlerini çekmeden değiştirildi. Diğer yandan Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, TMMOB’nin de içinde yer aldığı meslek örgütleriyle ilgili zehir zemberek bir raporu Başbakanlığa iletti. Fakat bizim tarihimiz, bu ve benzeri baskılara karşı mücadelelerle doludur. Mühendislik sorunları ile ülke sanayisi ve ekonomisinin sorunlarının iç içeliğinden hareketle ülkemiz, sanayi, halkımız ve meslek çıkarlarımız doğrultusundaki mücadeleden asla geri durmayacağız.

Diğer yandan, gerçekte nitelikli işgücü ile üretim teknolojisi birbirine bağımlı olmakla birlikte ne yazık ki bugünkü sanayi yapılanması içinde, birçok alt sektörde üretim teknolojisi ve üretimin yapısal örgütlenmesi, nitelikli işgücü istihdamına olanak vermiyor. Bu nedenle mühendis istihdamından yüksek katma değerli üretime ve mühendislik sanayilerde ithalat bağımlılığına dek birçok sorun iç içedir.

İstihdam boyutuyla baktığımızda, 2008 yılı itibarıyla sanayi sektöründe çalışan 4,4 milyon kişinin ancak 304 bini yani yüzde 7’si yüksek öğrenimli; onun içindeki mühendis sayısı ise 64 bin ile yüzde 21 oranındadır. Bu 4,4 milyon çalışan içindeki mühendis oranı ise yüzde 1,45 oranındadır. Kısaca mühendis istihdamı çok azdır. Sanayi işletmelerinin büyük bir bölümü olan KOBİ’lerin yüzde 46sında yüksek eğitimli personel çalıştırılmamaktadır.

Son 5 yılda eğitimli işgücü işsizliğinde artış görülmektedir. 2009’da eğitimli genç nüfusta işsizlik oranı % 28e yükselmiştir. Mühendislerin ekonomik durumu son on yıl içinde giderek bozulmuş, ücret ve maaşlarında gerileme yaşanmıştır. Esnek istihdam, güvencesiz istihdam biçimleri mühendisleri de kapsamaktadır.

Diğer yandan İş Güvenliği Mühendisliği, kamuda gerçekte benimsenmemekte, bütün çalışma yaşamı ve sanayide, hizmet sektörlerinde çok önemli olan bu disiplin, teknik eleman ile eşitlenmekte ve işçi sağlığı, iş sağlığı ve güvenliği piyasaya açılarak kuralsızlaştırılmaktadır.

Soru: AKP, değindiğiniz Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporu kanalıyla TMMOB üzerinde de bir baskı iklimi yaratmaya çalışıyor. AKP “demokratik açılım” yaptığından söz ederken, aslında birçok bağımsız, toplumsal kurumun üzerinde vesayet de oluşturmaya çalışıyor. Kendi alanınızdan hareketle, ülkeye yayılan “AKP tarzı demokratikleşme”nin yansımalarından söz edebilir misiniz?

Emin Koramaz: En özlü haliyle AKP, ABD çıkarları doğrultusunda devleti ve siyaseti de yeniden yapılandırıp tekelci otoriter bir düzen kurmayı amaçlıyor. TMMOB ise her tür anti demokratik yönelimle birlikte serbestleştirmelere, özelleştirmelere, taşınmazların satışından yerel yönetimlerin talan ve ranta dayandırılmasına karşı ciddi direnç göstermiştir. Kısaca AKP bu nedenle TMMOB ve diğer meslek örgütlerini hedef almıştır. Ancak Odamız ve TMMOB, bu söyleşide değindim bütün bu konuları birer mücadele, yerli üretim, planlama, kalkınma, sanayileşme, istihdam ve toplumsal refah bütünlüğünde birer mücadele konusu olarak ele almaktadır. Gerçek demokratikleşme bu mücadelenin ufkundadır. AKP kendisi için demokrasi, yani egemenlik alanı oluşturma peşinde. Yoksa “Kürt açılımı”ndan kısa bir süre önce “ya sev ya terk et” der miydi? Yapılmak istenen Anayasa değişiklikleri de özünde otoriter liberal bir çerçevede belirlenmektedir. Bu arada oltalara takılan kimi yemlerin, AKP’nin anti demokratik karakterini ortadan kaldıramayacağını görmemiz gerek derim.

Please follow and like us:

Tarih: Mayıs 17, 2018, kategoriler: Basın açıklamaları Yazar: